‘İyi Adamın 10 Günü’: Biraz sadık biraz karanlık

Mehmet Eroğlu’nun aynı adlı romanından uyarlanan “İyi Adamın 10 Günü” Netflix’te gösterime girdi. Senaryosunu Eroğlu ile birlikte Damla Serim’in kaleme aldığı filmi Uluç Bayraktar yönetiyor. Eşi tarafından uğradığı ihanetin acısını hâlâ unutamayan Sadık’ın “sermaye-kaçakçılık-istismar” yüksek gerilim hattına kapılıp âdeta bir kötülük selinde sürüklendiği yapımda Nejat İşler’i başrolde izliyoruz.

MODERATO: BUGÜNDEN YARINA DEĞİL DE!

Filmi değerlendirmeye geçmeden konusunu kısaca aktaralım. Sadık (Nejat İşler) zamanla yaşayan bir adamdır. Sürekli sayar: Andante, allegro, grave. Deneyimlerine tempo tutar. Eski eşi Rezzan (Nur Fettahoğlu) en son ne zaman görüştüklerini söylediklerinde bir çırpıda sayar yılları, 13 ayın hapiste geçtiğini şerh düşerek. Sadık “iyi bir adam”dır. Komşusu Fatoş’un kahramanıdır mesela. Hayat kadını Fatoş (İlayda Alişan), hayallerini süslese de “abi” der Sadık’a. Çünkü Sadık yardımseverdir, yargılamaz kimseyi. Savunmaya alışıktır Sadık, eski bir avukattır. Karısı Rezzan’ın suçunu üstlenip hapse girdiğinde ruhsatı da iptal edilir. Bir gün zengin bir hukukçu olan arkadaşı Maide (Esra Ronabar) Sadık’tan ücreti mukabilinde kayıp bir genç (Tevfik-Ata Artman) hakkında bilgi toplamasını ister. On gün boyunca arayacak, bir şey bulamazsa soruşturmaya son verecektir. Gencin annesi Yeter kolundaki bileziği verince azmeder Sadık. Ancak kendini “abi”lerden, şımarık ikizlerden, aldatan kocalardan, dayakçı kocalardan, tetikçilerden bir dünyada bulur.

KADİFEDEN KABANI, OLAY YERİNDE YAĞLAR TABANI

“İyi Adamın 10 Günü”nü değerlendirmeye iyilik-kötülüğe bakışından başlamak isabet olacak. Zira ikinci filmde kötü adam anlatılacağına göre iyi adamdan kötülüğe uzanan yolda neler yaşadı Sadık, bir bakmalı. Sadık iyi bir adam mı? Asıl soru bu… Kahramanımız aslında yaralı ve yaralarını sarmamakta kararlı; kendi doğruları ve yanlışları olan epeyce havalı bir karakter. Zaten orta karar bir adamdan, ortalama bir adilden “iyi adamlığa” terfi ediyor filmde. Kendi halinde bir kaybedenken Fatoş’un nişanlısı, Pınar’ın (İlayda Akdoğan) ise hayatını kurtaran hatta geleceğini garanti altına alan kişi oluyor.

Hangisinden başlayalım? Sadık’ın başı kalabalık. Her evde bir kadın beklemekte onu, kimi yolunu gözlüyor kimi iyiliğini. Kimi parasını istiyor kimi sevgisini. Kimi Sadık’ı olduğu gibi “iyi” kabul ederken kimi daha ileri gidip iyilik yapmasını talep ediyor. Sadık “iyi bir adam olma” yolunda çevresindeki kötülerle pazarlığını da para üzerinden yapıyor. Tevfik’i bulması için teklifler sürekli artıyor. Beş bin, yirmi bin derken tropikal bir adada bir ömür yetecek meblağ… İyilik ile kötülük arasındaki dengenin güç ve iktidar üzerinden belirlenmesi, tekliflerin, rüşvet ve şantajların havada uçuşması pek şaşırtıcı değil. Sadık içine girdiği çevrenin yöntemlerini kullanmakta gecikmiyor, eline ilkin parayı nihayet silahı alıyor. Parayla ilişkisi vaatler-şantajlar düzleminde ilerliyor Sadık’ın. Küçük görünen bir soruşturmayı küçük bir ücrete yürütmesi isteniyor nedir ki işler büyüdükçe ve mide bulantısının sebebi artık bir sinek değil koca bir bataklık olunca Sadık da hayatta kalmak için sinek ilaçlarına, ısırıklarına baş vuruyor. Ölüm ile sıtma arasında tercihe zorlanıyor. Pınar’a şantaj yapması ama bu şantajın, iyiliğe önayak ilginç… Şantaj yaparken kötü ve kara bir adam olan Sadık, şantajın gereğini yerine getirmeyip isteğinden cayınca sonra da bu vicdan azabıyla Pınar’a yüklü miktarda para bağışlayınca iyi oluyor. Demek ki iyiliğe giden yolda startı kötülük veriyor. Daha doğrusu kötü dünyada hayatta kalma güdüsü, kurallara uyma telaşı…

Sadık’ın ortalama bir adilde (finalde adının artık Adil olduğunu söylüyor) ısrar ettiği dakikalar da bir diğer ikilem üzerinden yaşanıyor. Bir gazetede kayıp çocuğun fotoğrafını görüyor. Bu çocuğun organ mafyasının eline düşmüş çocuk olduğunu hatırlıyor ve organizasyonun ortağı Tevfik’i kötülere teslim ederek aklı sıra intikam alıyor. “Kurbanın yanında olmak” insanı iyi yapar mı? Üstelik Sadık bir boyun eğişi de temsil ediyor burada. Adaleti kendince yerine getirmesi, örgütlü kötülüğe diş geçiremeyeceğinin itirafı sayılmaz mı?

Sadık’a iyi adamlığın yakıştırıldığını, öyle olmamakla beraber adalete ve düzenin işleyişine kendince yorumlar kattığını ama esas bu iyiliğin, hayatın doludizgin akışına karşı bir boyun eğişte belirdiğini söylemek mümkün. Sadık’ın iyiliğini test edebileceğimiz, dönüşümüne şahit olabileceğimiz ilişki ise Fatoş’la kurduğu aşk ilişkisi. Filmde çok işlenmese de önemli bir detay söz konusu. Sadık, Fatoş’un aşkını ve hayranlığını kabul eden konumunda, yani üstten bir pozisyonu var. Gönül ilişkisine dair duygularını güler yüzlü bir soğukluk içinde yaşayarak üstten, acıyan ve iyilik yapan bir çizgide yansıtan kahramanımız bir kez daha edilgin kalıp teslim oluyor. Sadık iyiliğini teslimiyette buluyor. Düşmanına benzeyerek, konfor alanının dışına çıkarak ve kendisinden hoşlanana teslim olarak. Belirsiz bir iyi Sadık.

KARA ADAM, ANTİ KAHRAMAN… KENDİNİ ARAYAN SADIK PORTRELER

Sadık belirsiz bir iyi ama televizyonunda sürekli Philip Marlowe dönmekte! Marlowe bir Raymond Chandler dedektifi ve kara film esintilerine hayli uygun. Robert Altman’ın Chandler’ın eserinden uyarladığı “Uzun Veda” da bizim Sadık’ın rehberi adeta. Duvarda filmin afişi, ekranda Marlowe’un yüzü. Sadık bu yüzle konuşuyor. Filmi akarken görmüyoruz hiç. Karelerde ise daima dedektifin yüzü var. Sadık bir dedektif değil ama boyundan büyük bir işe karışmış, haliyle bu tecrübeli dedektiften tüyo alıyor. Ona sorular soruyor, yüzündeki ifadeden alıyor cevabını. Afişte “Nothing says goodbye like a bullet” yazıyor, dedektifi canlandıran Elliott Gould ise yarım yamalak bir açıyla namluyu yüzümüze doğrultmuş. Bu ifade ve namlunun afişteki varlığı ile bizi adaletle ilişkilendirmesi, kara film atmosferini neden hâlâ sevdiğimizin bir kanıtı.

Kara film nettir. Muğlak olaylar, sisli atmosfer, casusluk ve ihanet; o ihaneti teşvik eden duygular, kırılmayı hazırlayan tüm insani zaaflar teferruattır. “İyi Adamın 10 Günü” havası ile bu sisli atmosfere göz kırpmakta ve bir kara film karakteri kadar kesin, keskin ve takıntılı olmayan; özgünlüğü, yalnızlığı ile iş görmeye çalışan Sadık da Marlowe’dan destek alarak uyum sağlıyor sise pusa. Sadık biraz adil/Adil, biraz ismi gibi sadık ve aslında epey kötü bir karakter. Kara filmlerin “kendini kurtaran adam” profiliyle eşleşiyor. Zaten kara filmlerle örtüşen bir huyu da kendini kurtarması. Ortada uluslararası casusluklar, büyük siyasi entrikalar dönse de kara filmde kişisel maceralar, bireysel kurtuluşlar ön planda diyebiliriz. Sadık da kadınların ortasında, suç batağında birey ve kendine dönük bir iyi adam. Bu sıfatın, çok kere (ve kadınlar tarafından) yakıştırılmasına karşın kendisi tarafından ancak ironi amacıyla kullanılması, Sadık’ın dışarıdan müdahalelere kapalı olduğunu ortaya koyuyor. Başkaları için fedakarlık yaptığında, teslim olduğunda, geri çekildiğinde bile böyle…

Sadık’ın bireysel tutumu anti kahramanlığını da tartışmaya açıyor. Bir anti kahramanı, kahraman (bir yönüyle portre) olmaktan çıkarıp karşıtına dönüştüren, onu bir kompozisyona taşıyan bu bireysellik değil midir? Birey Sadık alelade bir anti kahraman… Olayları değiştiriyor görünse de uyum sağlamakta başarılı. Korkusuz değil, boşluklara oynamayı seviyor. “İti ite kırdırma” politikası güderken kadınlar üzerinde bir tür hamiliğe soyunması onu püri pak bir kahraman olmaktan çıkarıyor ve menfaatleri için yol aldığını düşündürüyor. Zaten film de Sadık’ın bulanık tavırlarını, kayıtsızlığını ondan bir anti kahraman yaratmak için kullanıyor ve bu noktada şu ilginç çıkarsamanın yolu açılıyor: Anti kahraman günümüzde hiçbir işe yaramayan, hiçbir ipte yürümeyen, hiçbir taşa ve çizgiye basmayan bir adamdır. Denebilir ki böyleyse bile Sadık böyle mi? Soralım. İşe yarıyor mu? Sadık sürüklenen bir adamdır. Kaderini belirlediği yönünde bir yanılsama yaratabilir. “İyilikten alacağını aldı, sadıktan adile döndü” gibi bir yanılsama… Ancak hikâyesine bakıldığında bu sürece doğrudan müdahil olmadığı ortadadır. Bazı kararlar almak kişiyi irade sahibi yapmaz.

ÖZGÜRLÜK PROBLEMİ, ERKEKSİ BİR İYİLİK

“İyi Adamın 10 Günü” alt metninde özgürlüğü tartıştırıyor. Sadık’ın sadık olmayı bırakıp adil bireyliğe terfi etmesi ilgi çekici… Bu terfiyi kötüyü kötüye yem ederek ve kendisine iyi bir hayat kurarak taçlandırıyor. Filmin finali Kolpaçino serisinden filmlerin “masalsı” sonunu andırıyor. Kazanan taraf oluyor Sadık. Kazanarak özgürleşiyor. Tüm kötücül güçleri yeniyor; silahlı olanı kandırıyor, sermaye sahibine kıydırtıyor, insan kaçakçılarını yakalatıyor. Tüm bunlar oluyor ama Sadık yaralanan vicdanını sağaltamıyor. Eski eşi Rezzan’dan aldığı yarayı iyileştiremediği için senelerce aynı kadife kabanı giyen, yaz kış üşüyen Sadık adalete şüphesiz gücü nispetinde hükmediyor. Kârlı sonuçlar elde etmesine rağmen kaçırılan çocukların akıbetini değiştiremiyor. Bir çeteyi çökerttiğinde yeni bir çetenin yerini alacağını sistemin kendisinden doğan aksaklıklar ortadan kalkmadıkça hiçbir merhemin fayda etmeyeceğini biliyor fakat yapabildiğini yapıyor. Yapabildiğini yapma (sıfır birden büyüktür) anlayışı bir bakıma sıfırdan bire çıkan, sadakatini/esaretini yırtıp atan ve belki bu uğurda yolda düzülen kervanıyla Sadık, erkeksi bir iyiliğin de temsilcisi. Kadınlara yaklaşımını bu bağlamda değerlendirebiliriz. Zengin arkadaşına (işverenine) ve eski eşine kötü davranıp (eski) hayat kadını Fatoş ile oyuncu emeklisi arkadaşına şefkatle yaklaşıyor. Zalimin karşısında erkeksi bir hınç besliyor Sadık ve erkeklerin dünyasında bir tür denge siyaseti izleyip açık kollarken kadınların dünyasında erkekliğiyle var oluyor; zayıfa elini uzatıyor, güçlünün elini itiyor. Erkeksi bir kibirle yapıyor bunu. Erkeklerle kaçak dövüşen, kadına erkeklik taslayan bir yaklaşım söz konusu ve Sadık “özgürleştikçe” çevresindeki kadınlar tutsak oluyor. Yıllar önce karısı yerine hapse giren kahramanımız erkekliğinin ayırdına vararak yine “fedakârlık” ve toplumdan öğrenilmiş korumacı tavırla dönüşüyor.

SENARYO ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ VE OYUNCULUKLAR

Netflix bir süredir çağdaş romancıların izini sürmekte. Çok satanları büsbütün kenara itmemekle birlikte daha özgün alanlara da yönelmeye başladı. Bu yönelişler ise “Sıcak Kafa” örneğinde olduğu üzere bazen başarılı bazen de Âşıklar Bayramı‘ndaki gibi başarısız sonuçlar veriyor. Yine de bu yapımlarda karşımıza çıkan ortak şey romanı uyarlama gerilimi… Romanın gücünü görsel bir uyarlamada bulmak her zaman kolay değil ama iş, çarpıcılığı geçelim asgarinin dahi yakalanamadığı film ve dizilere varıyor. Neredeyse yaşanan sorunun varlığını şu başlık altında tartışmaya açabileceğimize inanıyorum: Çağdaş eserlerin çevrimiçi terbiyesi!

Doğrusu mesele oldukça yalın. Bu terbiye çok güç ve yapımın da başarısı üzerinde belirleyici zira uyarlanan eser olay örgüsüne yaslanabildiği gibi diyaloglarına yahut atmosferine, okuruna geçirdiği duygunun devamlılığını da yaslanabilir. Olay örgüsüne yaslanmayan eserlerden çevrimiçi öykü yaratmak ise takdir edersiniz ki zahmetli. Bu tür uyarlamalarda bir hamlık göze çarpıyor. “İyi Adamın 10 Günü”nde de bu hamlığa tanık oluyoruz. Süt içen, yaz vakti kadife kaban giyen, televizyonda durdurduğu filmle konuşan bir adam romanda derinleşirken ekranda plastik kalabiliyor ve bu klişeler tekdüze oyunculukla birleşince sırıtabiliyor. Bir estetik yitimi ve ritim bozukluğu söz konusu. Sistematik bir sıkıntı var ortada… Referans eser Eroğlu’na ait olsa da yazar uyarlamaya bizzat katılsa da kayıp kaçınılmaz… Bu kayıp en çok oyunculuklarda hissettiriyor kendini ve ham performanslar izliyoruz. Baş hamımız ise Sadık’ı canlandıran Nejat İşler şüphesiz. Kendisi epey zamandır aynı kişiyi oynamakta… Mafyatik karanlık veya kaybeden entelektüel. Her ikisi de çağımıza uygun, tepeden bakan, burun kıvıran, ısırıcı, delici… İşler kendini öyle bir kuyuya attı ki çıkaramıyor. En büyük problemi de yakışıklılığını bir türlü yenememesi. Yetenekli bir oyuncu olmasına karşın hep aynı tipleri yeğliyor.

Filme genel olarak ham oyunculuklar hakim. İki genç İlayda’nın -bir tarafıyla yeni kuşağın- buluştuğu yapımda yer yer yüksek sahnelere rastlıyoruz. Ama bir “yükselme” endişesi, köşeli oynama eğilimi Demokles’in kılıcı gibi tepede sallanıyor. Örneğin Akdoğan liseli bir genci canlandırdığı için Z kuşağının temsiline soyunduğundan abartıya kaçabiliyor. “Ben Gri” dizisinde de benzer bir gerilim yaşıyordu. Karakterinin anlatacağı çok şey olduğunu düşünüyor belli ki… Evet, karakteri çok şey anlatıyor ama bir yapbozun parçası olarak… Bütün resmi canlandırması yersiz. İlayda Alişan ise gerilimleri yansıtmakta yetersiz kalmış. Ona manevra imkanı tanınmamış. Olaylar etrafında çok hızlı gelişiyor. Bir moderatörlük verilmiş karakterine. Sadık’ın dönüşümüne eşlik etmekte ve varlığıyla zaman zaman eski Sadık’a atıf yapmakta çünkü eski Sadık’a aşık, yeni Sadık’a yar… Bu moderatörlük hali kendi çatışmalarını zedelemiş. Yediği dayağı iyi yansıtamıyor, duygularını veremiyor. Zira böyle bir duygu paylaşımı istenmiyor kendisinden.

Nur Fettahoğlu, Esra Ronabar, Barış Falay… Ayrı ayrı başarılı oyuncular fakat “İyi Adamın 10 Günü” onlar adına kötü bir tercih olmuş. Fettahoğlu ağır bir duygunun adresi ancak karakterini iyi tarif edemiyor. Baygın, acındırıcı bakışla altından kalkılabilecek bir karakter değil onunkisi. Ronabar ile Falay iyi işlenseler oyunu geliştirebilecek karakterdeler nedir ki Sadık’ın gösterisinde öne çıkmıyorlar. Tamam, bu Sadık’ın hikâyesi ve tek kişilik bir gösteri ama seyirciye en karizmatik karakteri göstersen de bir süre sonra sıkılır. Süslü püslü karakterler ve yan öykücükler yetmez olur. Üstelik bazı büyük kahramanlar etrafında yalnız ayna aramazlar. Sadık da aslında dönüşmesi itibariyle etkileşime açık bir karakter. Filmde bu dönüşümü afişe edecek yardıma ise ulaşamıyor. Haliyle bir süre sonra savrulmaya başlıyor.

* *

“İyi Adamın 10 Günü” için sözü bağlarken aklımda kalan ilk düşünceyi aktarmak istiyorum. Film “tam performans” bir uyarlama olmamış maalesef; bunun üzerine artık ezberlediğimiz karakterler ve oyunculuklara rastlayınca kimi klişelerine karşın tempolu zaman zaman da keyifli fakat günün sonunda pek iz bırakmayan bir yapımla karşı karşıya kalıyoruz. İlginç bir öykü, bildik bir biçimde anlatılınca akan ancak nereye aktığına dair fikir vermeyen, kahramanın yolculuğuna ortak etmeyen bir film izliyoruz. Kötü adamı yakında göreceğiz. “İyisi buysa kötüsü kim bilir nasıldır” dememek lazım!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir